BUGÜN:


 
 
hayat hikayeleri
 
 
Kitabın Adı: Şah & Sultan
Yazarı: İskender PALA
Yayınevi: Kapı Yayınları
Sayfa: 390
Baskı: 1.Baskı
 

İskender PALA, benim geç keşfettiğim yazarlardan. İki bin yedi yılından bu yana gazete yazılarını ve kitaplarını takip etmeye çalışıyorum. Şah & Sultan adlı eserini sonbahar mevsiminin hafiften tenimizi üşütmeye başladığı ekim ayında okumaya başladım ve heyecan içerisinde soluksuz okuyarak bitirdim.

Alevi-Sünni meselesine farklı bakış açısı getiriyor kitap. Böyle bıçak sırtı bir mevzuda fikir yürütmek gerçekten zor. İskender PALA da zor olanı başarmış. Yazar’ın tarafsızlığını korumaya çalışmış olması da takdire şayan ayrıca. Nihayetinde yazar Yavuz’un torunu ve Sünnidir. Romanda kendi oluşturduğu karakterlerle Kızılbaşlık yani bugünkü anlamıyla Aleviliğe söz hakkı verdiğini görüyoruz. Bu konuda toplumda ortaya çıkmış olan yanlış algılamalara da değinilmiş ve doğrular dile getirilmeye çalışılmış. Tarih sürecinde olan biteni değerlendirirken her iki tarafla ilgili eleştirilere yer veriliyor. Doğru ve sağlıklı olan da bu zaten. Bu eleştiriler bugüne kadar sağlıklı yapılabilseydi Alevilerle Sünniler arasındaki birçok sorun bugüne kadar gelmezdi.

Roman bölümler halinde ilerliyor. Otuz dört bölüm halinde kaleme alınmış. Bu bölümler insanı okurken dinlendiriyor ve okurken insana ara ara değerlendirmeler yapma fırsatı da sunuyor. Bu yönden hoş olmuş diyebilirim. Romanın kurgusu mükemmel.Romandaki olaylar bir yandan tarihi hakikatlere bağlı kalınarak mecrasında akarken diğer yandan İskender Pala romanlarının vazgeçilmez teması aşk u sevda romanda çok güzel işleniyor. Kitabın sonunda yaklaşık altmış küsur kadar kaynak adı zikredilmiş. Tarihi olayları kaynaklara dayanarak ince detayına kadar incelemiş yazar; romanın kurgusunu da bu olaylar etrafında kurmuş. Yani bugünden kalkıp arabanıza biniyorsunuz ve ortaya çıkardığınız kahramanlarla tarihin o yıllarında, mekânları geziyorsunuz ve kahramanlarınızı tarihin o dönemlerinde dolaştırarak okuyucuya nefis bir roman ziyafeti sunuyorsunuz. Bu anlamda tarihi roman yazmak kolay bir iş olmasa gerek. Şiirsiz olmaz tabi İskender Pala romanı. Çünkü onun okuyucu kitlesi mutlaka edebiyat ve şiirle bağlantılı olarak aşk temasını mutlaka işlemesini arzular kitaplarında. Selimi mahlasıyla Yavuz’un, Hıtayi mahlasıyla Şah İsmail’in şiirlerine özellikle bölüm başlarında ve romanın satır aralarında yer veriliyor. Bu da romana ayrı bir haz katıyor. Şah İsmail Çaldıran’da yenildikten sonra hatasını anlıyor ve bu mahlası kullanmıyor. Onun yerine Hataî mahlasını kullanmaya başlıyor. Kitaptan küçük  bir anekdot olarak bunu da nakledelim.

Kamber adlı kahramanla başlıyor roman ve tabii ki onun yanında kendisini yetiştiren Babaydar var. Aslında Kamber burada alevi bilgesini temsil ediyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde Kamber’in, Şah İsmail’in Ağabeyi Ali’nin oğlu ve öz yeğeni olduğunu ve Babaydar’ın yanına yetiştirilmesi ve korunması için verildiğini anlıyoruz. Şah İsmail onu küçükken hadım ettirmiş. Göz önünde dursun diye Şah onu eşlerinin hizmetine bakması için görevlendiriyor. Çaldıran’da bırakıp kaçtığı sevdiği kadın Bihruze diğer adıyla Taçlı’yı ona emanet ediyor. Sultan Taclı’yı esir aldığında kendisine eş olarak almıyor, zamanının en çirkin ve aşka inanmayan adamı Tacizade’ye veriyor ve böylece Taclı’yı da korumuş oluyor. Tacizade akıllı adamdı ve Sultan bir gün emanetini geri ister düşüncesiyle Taclı’ya hiç dokunmadı. Kamber, işte bu kadınla birlikte Yavuz’a esir düşüyor. Ömrünün sonuna kadar bu kadını koruyup gözetliyor. İçten içe de ona tutkuyla bağlanıyor. Şah da ona âşık. Ama Bihruze’nin gönlünde ise bir Sünni âlimin oğlu olan Ömer’in aşkı var. Şah ta bu aşk yüzünden ona sahip olamıyor. Bihruze babası tarafından saraya getirilen kızlardan değil, bizzat Şah tarafından seçilmiş. Ömer ile Bihruze’nin aşkının anlatıldığı bölümdeki Selil ile Selma’nın aşk hikâyesini okumanızı tavsiye ederim. Çok hoş ve Doğu’ya has destansı bir aşk öyküsü. Daha küçücük bir çocukken Babaydar, Kamber'e şu öğüdü veriyor sevgi konusunda: “Ey yolcu, sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin.” Kamber ile Babaydar arasındaki karşılıklı sohbetlerde yazar Kızılbaşlık mevzuuna da değinmiş. Kızılbaşlar kimdir diye soruyor Kamber. Babaydar’ın dilinden bu mevzuya şöyle bir izah getirildiğini görüyoruz: ” Şeyh İsmail babacım, Kıble-i Âlem Şeyh İsmail ile onun mübarek müritleri. Başlarına kızıl serpuş bağlıyorlar babacım. Bu kızıl başlık, onları kardeş gibi birbirlerine sarıp Şeyh İsmail’e bağlıyor.” Kitapta dikkatimi çeken bir nokta başlangıçta Şah İsmail’e şeyh deniliyor daha sonra şah deniliyor. İsmail, şeyhlikle başlıyor ve şahlıkla yoluna devam ediyor. Şah İsmail’in kardeşi Şıh Ali öldürüldükten sonra İsmail kaçırılıyor ve altı sene gizleniyor. Bu süre zarfında İsmail hocalardan ders alıyor. Şiir öğreniyor, at biniyor, ok atıyor, kılıç kuşanıyor. Kardeşi Şıh Ali kendisinin öleceğini anlayınca ona şu vasiyeti yapıyor:”Vakit geldiğinde uzun Hasan’ın Sünni çocuklarından öcümüzü al!”

Yazar, Yavuz Sultan Selim’in dilinden ilginç bir hikâyecik naklediyor bize. Kardeşleriyle birlikte dedesi Sultan Fatih’in dizinde oynadıkları dönemler. Sultan Fatih, torunu Yavuz’un kulağına eğilerek onun geleceğiyle ilgili şu tarihi sözleri söylüyor:” Bak a Selim’im, yarın Trabzon’u almaya giderim. Büyüyünce senin olacak! O vakit geldiğinde Trabzon’dan sonraki yurtları da sen al ve bütün Anadolu’ya oradan hükmünü yürüt! Bunu yapabilirsin; çünkü sen kardeşlerine benzemiyorsun. Sen sert ve celâllisin. İleride ateş gibi yavuz bir delikanlı olacaksın.” Yavuz, Trabzon’da şehzade iken dedesiyle yaşadığı bu hatırayı hatırlar.  Babasının memleketi iyi yönetemediğini, işleri vezirlerine bıraktığını, vezirlerin ise âdet ve kanunları değiştirdiğini, onlar sayesinde memlekete zulüm ve eziyet girdiğini söyler. Kitapta anlatıldığına göre babasıyla çok sert tartışmaları oluyor. Hatta bir keresinde babasının göğsünü şiddetle ittiriyor. Babası da ona “şîr-pençeler elinde zebun olasın” diye serzenişte bulunuyor. Bu hareket devlet ve milletin bekâsı için yapılması gereken bir hareketti. Yoksa normalde Yavuz, bu hareketi bırakın kendisi yapmayı bir başkası babasına yapsa kellesini uçururdu. “…yurtlarında adalet ve refah kaybolunca ve çevrelerine dirayetsiz idareciler olunca; öz kardeşlerimiz, can yoldaşlarımız Türkler ve Türkmenler terk etmek üzere diyarlarını, sattılar yok bahaya mal ve davarlarını. Sonra vardılar Erzincan’da şeyhlik iddiasındaki Çocuk Şah’a kul yazıldılar, adalet için ocaklarını dağıttılar illa ki, itikatça bozuldular. Eğer Çocuk Şah buralarda daha fazla büyürse; Gürcülerle bir olur da üstümüze yürürse; onu sonra kim durdurabilir, kim artık başını vurdurabilir? İmdi varalım hadlerini bildirelim mi?”  Yavuz bu tespitlerinde haklıydı. Burada belirtelim ki, Yavuz’un derdi Şah iledir, Anadolu’daki Kızılbaş halk ile değil. Çünkü Şah, İstanbul’u, İstanbul’un gücünü istiyordu; İstanbul gibi bir şehri alarak aşiret devleti görüntüsünden kurtulmak istiyordu. bunun için önünde tek engel Osmanlı ve dolayısıyla Yavuz vardı. Şah da Sultan da, aslında her ikisi de aynı dehaya sahip, ikisinin de birbirine tahammülü yok, ikisi de cihangir olmak istiyordu. İkisi de bu konuda acımasızlar. Yavuz da, Şah da ömürleri boyunca hiç küffarla savaşmadılar. Her ikisi de Müslümanlarla savaştılar. Kitapta bu tespitlere zaman zaman vurgu yapılıyor. “Kısa zamanda Sünnilik Şah için Batı Anadolu davasının, Kızılbaşlık da Şehzade için Doğu Anadolu siyasetinin adı oluverdi.”

Şah’ın annesi Sünni idi. Annesi Sünnilere karşı takındığı bu tavrın yanlış olduğunu oğluna anlatıyor. Ama Şah dinlemiyor. Kitapta anlatılanlara göre, Şah da öyle bir Sünni düşmanlığı başlamıştı ki, Tebriz’de beş bin Sünni’yi kaynamış yağ kazanına atmış, hatta Sünni olan annesini öldürtmüştür. Yazar, Kamber’in ağzından Şah’ın annesini öldürtmekten pişmanlık duyduğunu ve bundan dolayı ağladığını,  “hükümdarlık töresi ve şahlık asabiyeti” ile bunları yaptığını “ ifade ediyor. Şah ve adamları tarafından Sünniliğin önemli mekânlarına zarar verilmiştir. Şair Fuzuli’nin de Şah adına Beng ü Bade adında bir eser yazarak Bağdatlılar için merhamet dilediği, bilhassa türbelere zarar verilmemesi için dilekte bulunduğu, Şah’ın da onu dinlemediği anlatılıyor. Şah’ın siyasi itaatsizliğe karşı bu tedbirleri aldığını yazıyor yazar. Ama bu tedbirler Şah’ın adamları tarafından daha ileri götürülerek Sünni avcılığına dönüşmüştür. “…kızıl serpuş dışında farklı başlıkla dolaşanlar derhal takibe alınacak, kovuşturulacak ve tepeleneceklerdi. Adı Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ayşe olanlar adlarını değiştirecek, aksi halde derhal cezalandırılacaktı…”  Şah bunları yaparken Anadolu’da da Kızılbaşlar eskisi gibi rahat değillerdi. Onlarla ilgili takibatlar, soruşturmalar, sürgünler, ölümler başlamış, aileler dağılmış. Kitapta o dönem Kızılbaşlar üzerindeki psikolojik ve sosyal baskıya da değinilmiş. Artık Anadolu’da Kızılbaşlık çirkin hikâyeler uydurularak ayıplanan, tahkir edilen, küçümsenen bir olgu haline gelmişti. Kitapta belirtildiğine göre “dokuz bine yakın can telef oldu, çok insan sakat kaldı, hayatları karardı, yuvalar yıkıldı, ocaklar söndü.”  Yazarın tespitine göre: “Kızılbaşlık ta Sünnilik te bir kabile asabiyeti kazandı, bağnazlıklar had safhaya çıktı.”  Kısacası Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki bu siyasi çekişmelerde masum halk çok zarar görmüş. Anadolu’da iktisadi hayat ve sosyal denge bozulmuştu.

Kitaptaki ilginç bölümlerden biri de, Sultan Selim’in şehzade olduğu dönemde tebdili kıyafet ile Tebriz’e gelip Şah’ın huzuruna çıkması ve onunla satranç oynayıp, karşılıklı birbirlerine şiir okumaları. Şah, daha sonra Şehzade Selim’in tebdili kıyafetle sarayına kadar gelip kendisiyle satranç oynadığını öğreniyor, vezirlerini azarlıyor bu ihmalden dolayı. Burada enteresan bir ayrıntı var. Şah'ın en yakın adamı ile Sultan'ın en yakın adamı ikiz kardeşler. Bu kardeşlerin yaşadıkları ruh halini iyi okumak lazım. Yazar bu tahlili başarılı bir şekilde yapmış bence.   Aslında yazar ortaya çıkardığı bu iki karakterle Şah ile Sultan’ın farklı açılardan tahlilini yapıyor bir bakıma. Kamber’de aşk ve sevgiye dair yönlerini ortaya koyduğu gibi. Burada insanın aklına şu geliyor tabiî ki, bir an için Şah ile Sultan’ın satranç oynadıkları gibi siyaset arenasında dost olduklarını varsayalım. Şayet böyle bir şey gerçekleşmiş olsaydı Orta Doğu da durum çok farklı olurdu. Belki de asırlardır süren bu anlamsız Alevi-Sünni didişmesi olmazdı. Kitap bu tespite vurgu yapıyor aslında.  

Yavuz’un Çaldıran seferinde birçok engellerle karşılaştığını görmekteyiz. Hatta çadırına kurşunlar, oklar atılmıştır. Yavuz da askerlerine bu yoldan dönmeyeceğine dair sert uslupta bir konuşma yapmıştır. Burada insanın aklına hemen Sultan Alparslan’ın Malazgirt ovasındaki o tarihi konuşması geliyor. Çaldıran Seferi yolunda kendisine muhalif olanların düşüncelerine tercümanlık yaptığı için hiç tereddüt etmeden veziri Hemdem Paşa’nın kellesini vurdurtmuştur. Bütün bunlar olurken hava ve iklim şartları, Şah’ın farklı bir taktik güderek Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaması askerlerin morallerini de bozmuştu. Şah bir o yana bir bu yana kaçıyor bir türlü karşılarına çıkmıyordu. Şah'ın amacı Osmanlı askerinin moralini bozmak, aralarında huzursuzluk yaratmak ve onları yormaktı. Bu arada Şah ile Sultan birbirlerine bu sefer de kalem silahını kullanarak edebi kıymete haiz mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplarda birbirlerine hakaret dolu sözlerle de hitap ettiklerini görmekteyiz.

Yavuz Sultan Selim, sık sık yaptığı savaşın Safevi Devleti ile,  Şah İsmail ile olduğunu halklara dokunulmayacağını belirtmiş. Osmanlı ordusu düzenli ve teşkilatlı bir ordu, köklü bir geçmişi var. Şah’ın devleti kabile devleti on beş, yirmi yıllık bir geçmişi var. Tabii ki Çaldıran da Yavuz galip gelecektir ve öyle de oluyor.  Şah ve saltanatı darmadağın oluyor ve savaş meydanından canını zor kurtararak kaçıyor. Ama sonuçta Çaldıran, kardeşin kardeşi vurduğu, Müslüman’ın Müslüman kanını döktüğü bir savaş oluyor.

Kitapta okuyucuyla Osmanlı hanedanına ait ilginç bir bilgi paylaşılıyor: Padişah eşlerinin yabancılardan seçilmesinin nedenlerinden bir tanesi de padişah eşinin düşman eline geçerek şerefinin payimal edilmesini önlemek. Çünkü töreye Türk kadınının namusu devletin namusu sayılıyordu. Timur, Yıldırım’ın eşini esir aldığında onu soyarak ordusunun önünde sakilik yaptırtmıştır. O günden beri Sultanlar Türk kızıyla evlenmemişler. Bu yüzden Türk kızıyla evlenmek töreden çıkartılmıştır. Şah İsmail, eşi Taçlı’yı savaş meydanında bırakıp kaçmıştır. Yavuz, bu yüzden Şah İsmail’e çok kızmakta ve bu Türk töresini ona hatırlatmaktadır.

Kitapta Yavuz’un, Kürt politikasında etkin rol oynayan, Sultan adına halkı barış içinde yaşamaya davet eden ve Sünniliğe dair çalışmalarda bulunan Bitlisli İdris’e de yer verilmiş. Yavuz özellikle o bölgedeki halkın gönlünü fethetmek amacıyla Bitlisli İdris’i kullanmıştır. Bitlisli İdris bu anlamda Sultan’a sadık bir hizmetkârdı. Sultan artık Tebriz’e giriyor, Cuma hutbesi okutarak Safevi yurdundaki hâkimiyetini ilan ediyor. 

“Dürüsttü, dindardı, başarılı ve dirayetliydi. Dünyayı avucuna alıp yönetmeyi hak ediyordu. İhtişam ve gücü Osmanlı Devleti’ne ruh katmıştı. Tebaasının Sünni veya Kızılbaş, Ermeni veya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu. Bütün icraatları milletini düşünen bir Sultan olduğunu, bütün tavırları tevazudan asla ayrılmadığını gösteriyordu.”  Aslında Yavuz, Osmanlı Sultanları içerisinde en celalli ve en öfkeli padişahtır. Ama onun öfkesi ve celali haksızlık ve zulmedir. Velilik derecesinde dinine bağlı bir sultandır Yavuz.

Mısır’ın fethinden sonra Kahire Cami-i Kebir’inde minbere çıkan hatip kendisini “Hâkimül Haremeyn “ diye takdim ettiğinde ağlamış tevazu ile unvanını tıpkı Halep’te yaptığı gibi “Hâdimül Haremeyn” olarak tashih ettirmiştir.  Artık bundan sonra Yavuz’la birlikte Osmanlı padişahları Müslümanların halifesi unvanıyla da anılır olmuşlar. Hilafet Türklere geçmiş. Yine Muhiddin Arabi’nin “ Sin Şına girince sırrım anlaşılır” sözünün  sırrını çözmüştür.  Kaysun Dağının yamacında yatıyormuş mübarek. Onun olduğu bu mahalden hayvanlar ot yemez ve buraya basmazlarmış. Yavuz, Şeyhin kabrinin burası olduğunu keşfedince onun için türbe yaptırmış ve defin işlerini bizzat kendisi takip etmiştir. Şeyh Hazretleri, Şam halkının paraya taptığından şikayetle “ Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” buyurmuş. Kadılar da dinen yanlış bir söz söylediği için onun cezalandırılmasına hükmetmişler. Yavuz, Şeyhin bu sözü söylediği yeri tespit ettirerek oranın kazılmasını emretmiş ve bir küp altın çıkmış. Bu olay kitapta detaylarıyla anlatılıyor. Yavuz böyle bir adam. Onu iyi tanımak için kitaptaki daha birçok detayı okumak lazım. Ya Şah? Şah da Çaldıran’ın bir hata olduğunu, hatta ömrünün hatası olduğunu nadiren konuştuğu zamanlarda söylüyordu. Bütün umudu küçük oğlu Tahmasb’ın büyüyüp şahlığı ele almasındaydı.

Kitaptaki anekdotlardan birisi de Yavuz’un kulağındaki küpe meselesi. Birçok şeyler söylenir bu konuda. Kitapta bu konu şöyle işlenmiş:”… Kimisi bu küpe için efsaneler uyduruyor, kimisi paha biçilemeyen değerinden bahsediyor, kimisi Sultan’ın, Şah’ın lanetini kulağına astığını söylüyor, kimisi Sultan’ın Şah’ı unutmamak ve onun hâlinden ibret almak için kulağında küpe edindiğini anlatıyor. “ Kitabın başka bir yerindeyse Mısır seferinden sonra halifeliğe vurgu yapan ve kulağına kölelerin taktığı bir halka taktığı yazılı. Bir de bu küpe meselesine Ömer ile Bihruze aşkını ekliyor yazar. Neyse küpenin bir sır olarak kaldığı belirtilerek bu mevzuya nokta koyuluyor.

Yavuz’un Mısır’ın fethinden sonra halife olarak İstanbul’a dönüşü ve şehre girişi onun alçak gönüllülüğüne verilebilecek ilginç ve ibret dolu örneklerden bir tanesidir. Celalinden herkesin korktuğu padişah yeri geldiğinde alçak gönüllü, merhamet dolu bir dervişe dönüyordu. Hilafetin sahibi, rûy-i zemin hükümdarı bir gece kimselere görünmeden, tören mören yapmadan, sessizce şehre girip sarayına varır ve devlet işlerini görüşmek üzere divanını toplar. Tarihte eşi ve benzerine çok az rastlanır mütevazılık (alçakgönüllülük) örneğidir bu.

Sultan, Belgrat üzerine sefere giderken Edirne’de baş ağrısı ve sırtında başlayan ağrılarla rahatsızlığı nüksetmeye başlamış. Sırtında şîr-pençe denilen bir çıban çıkmış, ateşler içinde yanıyordu.  Kitapta, Yavuz’un bu hastalığı babasından aldığı aha bağlanıyor. Babasından tahtı istediğinde, öfkesine kapılıp göğsünden hafifçe ittirmişti onu. Babası da ona: “ Şir-i pençeler içinde gidesin” demişti. Yavuz, aslında bu ahın kendisini bir gün mutlaka tutacağını bildiği için ecel mukadder olmadan sekiz yıllık kısa saltanatına büyük işler sıkıştırmış ve hiç durmadan ülkesi ve milleti için çalışmıştır. Edirne’de hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Şah & Sultan mutlaka okunması gereken bir kitap.