(RECEP ŞEN
Dedemi kaybedeli tam on bir yıl oldu. On bir yıl geçmesine rağmen o, her zamanki gibi pencerenin önündeki tahta sedirde oturuyor hala. Gece seher vaktinde kalkıp teheccüt namazı kılıyor sanki eskisi gibi. O sanki aramızda. Evin ve bahçenin her köşesinde ondan bir hatıra yaşıyor şimdi. Kim demiş ölüm yokluk diye? Dedem yaşadığı mekâna anlam katan insanlardandı. Biz dedelerimiz gibi olamadık, yazıklar olsun bizlere!
Torunları etrafına toplandığında yüzünde gördüğüm o gülümsemeyi, sevinci unutmam mümkün değil. Hayatının en mutlu anıydı o an. Torunlarıyla tek tek ilgilenir, onlarla şakalaşır, şekerler koyardı avuçlarına. Bir de tekerlemeli, kafiyeli sözler söyler bizi güldürürdü. O bizim ak dedemizdi bembeyaz sakalı, melekler gibi nurani çehresiyle. Ölüm bizim medeniyetimizde nur yüzlü dedelerimizle bir başka anlam kazanıyor.
Bazı insanlar vardır ölürler ve ardından da unutulup giderler. Dedem öyle unutulacak cinsten bir adam değildi. Osmanlı adamdı. Ekmeği yenir, çayı içilir, sohbeti çekilir, sözü dinlenirdi etrafında. Kimseyi incitmemiş, kimseden de incinmemişti. Hak, hukuk nedir bilirdi.
Dedemin anlattığına göre yokluk, seferberlik yıllarıymış. Hem annesini, hem babasını kaybetmiş dedem daha küçük çocukken. Dayıları bakmış ona. Onlar da pek ilgilenmemişler dedemle. Başı o yıllarda kel kalmış bakımsızlık ve hastalıktan dolayı. O gün bugün adı kel mıstık kalmış. Okuma yazmayı askerde öğrenmiş. O yaşta okuma alışkanlığı fena değildi. Takvim yapraklarını her gün ayrı bir özenle koparıp okur ve içinden kendince önemli olanları çekmecesindeki defterinin arasında saklar ve bize okurdu. Kesinlikle takvim yapraklarını yere atmazdı. Çünkü o yapraklarda hadis ve ayet mealleri vardı. Ondaki bu hassasiyeti sadece takvim yapraklarında değil hayatının her anında görebilirdiniz. Özü sözü dosdoğru adamdı dedem.
Bir de ekmek noktasında çok hassastı. Yere düşmüş bir ekmek kırıntısı görse onu yerden alır ve saygıyla öperdi. Belki de nimete bu denli saygısından dolayı, gençlik yıllarında bir yetim olarak hayal bile edemediği mala mülke sahip oldu. Dedem şunu dermiş gençken hep kendi kendine: ”Allah’ım ne anam var ne de babam! Ben nasıl evlenip yuva kuracağım; param yok pulum yok! Nasıl ev ocak sahibi olacağım ben. Bu yetimlikle benim halim ne olacak. Sen yardım et Allah’ım!” Böyle dua ederek tenha köşelerde, gözyaşı dökerek çok ağladığını anlatmıştı bana.
Takvim mevzuunu es geçmek istemem. Yaşadığımız zamanları anlama açısından önemli bu takvim mevzuu. Bugün kaç kişi kaldı takvim yapraklarını günü gününe koparıp böyle okuyan? Bir bakıyoruz ki bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş, bir yıl geçmiş. Biz gelip geçen günlerin farkında değiliz, hayatın farkında değiliz aslında. Ne kazandığımız paranın, ne ailemizin, ne yaptığımız işin değerinin... Hiçbir şeyin farkında değiliz.
Vakit yok, vakit yok! Evet, hiçbir şeye vaktimiz yok. Neye vaktimiz var peki? Daha çok kazanmaya, hırsa, bitmek bilmeyen ihtiyaçlara, ıvır zıvır dünyalık işlere... Hep aynı bahane, hep aynı şikayet değil mi? Bir koşturmacadır, bir hızdır gidiyor. Hız felakettir aslında. Bu hız da bizim felaketimiz olacak sonunda. İşte dünyanın ahvali ortada çevre sorunları, siyasi sorunlar, çatışmalar, savaşlar, işgaller, gözyaşları vs. Peki biz insanoğlu dünyada bunun için mi varız? Ne diyor du Ruhsati.”Nedir bu telaşın ey deli gönül?”
Artık hiçbirimiz vakti ve hayata dair bir takım ip uçlarını duvarda asılı takvim yaprağından öğrenmiyoruz. Çünkü durup da takvim yaprağıyla uğraşacak zaman yok. Böyle bir şey vakit kaybı modern çağın insanı için. Artık zamanı ve hayatı google efendi ve dolayısıyla internet şekillendiriyor.
Eski zamanların güzel bir âdetiymiş takvim yaprağı okumak veya duvar takvimi kullanmak, zamanı takvimden öğrenmek. Zaman bugünkü gibi koşturmaca içerisinde geçmiyormuş eskiden. Daha ağır ve daha âsudeymiş. Acelesi yokmuş insanların.Acele şeytandan bilinirmiş.
Dedemin zamanında google efendi yoktu ama ilim irfan sahibi, feraset sahibi çok değerli beyefendi insanlar vardı. Hayatı sindire sindire, âsude ve ağır bir şekilde yaşayan efendiler vardı. Ağır ağır çıkarlardı hayat merdivenlerini basamak basamak. Yaşarken etrafındakilerle birlikte yaşarlardı. Birlikte yaşamayı önemserlerdi. Aile, mahalle,köy onlar için önemliymiş velhasıl.
Paylaşarak yaşamak, dostlarına, ailesine, kendisine vakit ayırmak... Kısacası anı doyasıya ve değerlendirerek anlamlı yaşamak. Helal kazançla midesini doyururken ruhunu doyurmayı da umutmamak bu arada. İkincisi asla ihmal edilebilecek bir şey değildi onlar için.
Dedemde gördüğüm bir şey daha vardı. Üretmek ve ürettiğini paylaşmak. Köydeki avluya meyve ağaçları dikmişti. O meyve fidanlarına evlatları gibi bakar ilgilenirdi. Onlara zarar vermememiz gerektiğini anlatırdı bize. Bu meyve fidanlarının yavaş yavaş meyve vermeye başladığı zamanlardı. Biz de çocukluk ya, o ilk meyveleri koparmak isterdik daha olmadan. Dedemin buna çok canı sıkılırdı. Bize:” Oğlum olsun hep beraber yeriz olur mu? Daha olmadı. Bakın bu fidanlar büyüyecek meyve verecek belki ben olmam o günlerde. Siz meyvelerini yersiniz olur mu?” derdi ve ilk meyveyi de bizlere, etrafındakilere yedirirdi. O meyveyi kendisinin değil de başkalarının tatması, yemesi ona acayip bir zevk ve haz verirdi. Neydi bu eski insanlardaki sır? Şimdi okulda öğretiyoruz bunları yine sonuç yok, paylaşım sıfır! Eğitim farklı bir şey öğretimden. Eskilerdeki bu sırrı iyi irdeleyip anlamak, gençlerimizin eğitiminde bu ipuçlarından yararlanmamız gerekir.
Evet dedeciğim sen bugün yoksun ve bizler o diktiğin ağaçların meyvelerini yiyoruz. Bize üretmeyi ve paylaşmayı, hayatın anlamını öğrettiğin için teşekkürler...
Teşekkürler dedeciğim. On bir yıl sonra bize bir kez daha şunu hatırlattın: Önemli olan hızlı yaşamak değil, doğru istikamette hayatı sindire sindire, mutlu, paylaşarak, anlamlı bir şekilde yaşamak...