Muhafazakâr kesimde bir toplumsal çözülmedir sürüp gidiyor. Bize şahsiyet veren, birbirimize kenetlenip beraber yaşama duygusu kazandıran, paylaşmanın hazzını yaşatan, kulluk ve mümin olma şuurunu pekiştiren milli ve manevi değerlerden giderek uzaklaşıyoruz. Şekilde, görüntüde varız ama özde eksiğiz. Modern ve çağdaş toplumun bir üyesi olarak artık biz de kendimiz için yaşamaya başladık. Kimse kimsenin umurunda değil. Marka ve lüks merakı bugün toplumun en muhafazakâr katmanlarına bile sıçramış vaziyette. Neticede toplumları mahveden israf illetine yakalanmış vaziyetteyiz hep beraber. Mübalağa yapıyor değilim. Etrafınızda olup bitenleri iyi gözlemlediğinizde bu konuda bana hak vereceksiniz dostlar.
Nereden başlayalım bilmem ki? Marka düşkünlüğü hem hanımlarımızda hem de erkeklerimizde bir tutku oldu. İçimizdeki lüks hayat arzusu ve özlemi bizi pençesine taktı, peşinden sürükleyip götürüyor. Bindiğimiz otomobiller ihtiyacımızı giderme gayesinin ötesinde bir gösteriş ve şahsiyet belirtisi haline geldi. Son model cipler, pahalı otomobillerde seyrü sefer ediyoruz artık. Banka hesabımızdaki para çoğaldığında ya arabamızı bir üst modele yükseltme ya da daha lüks ev alma telaşına düşüyoruz. Oturduğumuz daireler sırça köşkü andırıyor. Yazlık ayrı, kışlık ayrı evlerimiz var. Villalar, yatlar, katlar vs. Bir kısmımız çocuklarını özel okullarda büyük paralarla okutuyor. Gelin parasız ve kaliteli eğitim için mücadele edelim deseniz hiç yanaşmaz bu muhteremler. Niçin yanaşsınlar ki, onların böyle bir dertleri yok ve paraları çok. Sözde muhafazakâr lüks ve pahalı mekânlara takılıyor, buralarda yeyip içip keyfediyorlar. Beş yıldızlı otellerde iftar düzenliyorlar. Yine bu otellerin lüks salonlarında sular seller gibi paralar harcayarak düğünler yapıyorlar. Bu arada günün moda ve trendi de ısrarla takip ediliyor. Şatafat ve debdebe içerisinde, halktan kopuk kendi dünyalarında yaşıyor bu zat-ı muhteremler. Yaşadıkları topluma ve dünyaya karşı duyarsızlaştılar. Onlar da artık kazanmak için her yolu mübah görmeye başladı. Bir zamanlar eleştirdikleri, yerden yere vurdukları insanların yaptıklarını şimdi bunlar yapıyor. Peki, ne oldu bu bizim mahallenin çocuklarına? Parayı bulunca her şeyleri değişti. Değişim ve dönüşüm dedikleri bu olsa gerek. Haydi bakalım, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Ağabeyler, ablalar etmeyin; gençler sizleri örnek alıyor. Bireyselcilik, bencillik hastalığına tutulan gençlerimizin büyük bir kısmı emek vermeden, alın teri dökmeden kısa yoldan köşeyi dönüp de sizler gibi lüks içinde bir hayatı nasıl yakalarımın peşinde. Bu boş hayalin peşinde ömürlerini heba ediyorlar. Yazık değil mi bu milletin gençliğine?
Hanımlarımızın bir kısmının kullandığı eşarplar örtünmeden ziyade marka, moda, renk, tarz ve fiyatlarıyla dikkat çekiyor artık. Sahi biz niye örtünüyorduk diye soran kaç kişi var? Nasıllarla, şekillerle uğraşıp dururken özü kaybettik özü! Bilmem kaç bin liraya başörtü takan hanımlar var. Bu ablalarımız Büyük AVM’lerde doya doya alışveriş yaptıktan sonra eve geldiklerinde “Ay bunları nereye yerleştirip sığdıracağım ben şimdi?” diyerek sıkıntıya düşüyorlarmış. Bu tüketim çılgınlığı nereye kadar? Acaba yokluk içinde kıvrananların sıkıntısını yüreğinde hisseder mi bu ablalar? Hissedenlere sözümüz yok tabi. Bugün soframızda kaç garibi misafir ettik? Esas mesele budur gerisi hikâye.
Bu israfın hesabını nasıl vereceğiz? Artık bizim dünyamızda da hâkimiyet paranın. Paran varsa sen de varsın. Paran yoksa ne sözün dinlenir, ne de itibarın olur. Hayatımızın tek gerçeği para oldu. Böyle bir Müslümanlık anlayışı yok. Bir kısım aklı evveller de çıkmış televizyon ekranlarında yedikleri nanelere, düştükleri yanlışlara kılıf arıyorlar. Helalinden kazanmışlar, zekâtını veriyorlarmış; beş yıldızlı otellerde tatil yapmak, lüks villalar almak onların hakkı değilmiymiş falan. Helalinden kazan kapitalistçe harca öyle mi? Ya çalıştırdığın işçinin alınteri? Ya ekonomik sistemi bahane ederek kaçırdığınız vergiler? Ya geldiğiniz o mahallenin fakir fukara, garip gurebâsını hatırlıyor musunuz? Bugün sofranızda kaç garibi misafir ettiniz ağalar, ablalar? Ciddi manada hangi sosyal sorumluluk projesinde imzanız var? Bu hassasiyetlerdir aslolan. “Para benim, kim ne karışır?” diye har vurup harman savurmanız, lüksün kollarına büyük bir arzuyla atılmanız mı gerekir? Bu kadar serbest miyiz yani? Müslüman olarak bizi bağlayan kurallar yok mu? Böyle bir hayat tarzı dinimizde ve geleneklerimizde asla yoktur.
Kimseyi sahip olduğu malından mülkünden dolayı kınıyor değiliz. Zenginlik kabahat değil, günah değil, ayıp değil. Bizim karşı çıktığımız lüks, israf, zenginliğin verdiği kibir ve gururdur. Ne kadar zengin olursak olalım sadelik ve alçak gönüllülük hayat tarzımız olmalı. Sadelik ve alçakgönüllülük giyimimizde, yiyecek içeceklerimizde, otomobilimizde, oturduğumuz evlerimizde kısacası hayat tarzımızda kendini göstermeli. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmazmış. Senin Peygamberin sadelik ve tevazu içerisinde yaşadı ve sana da böyle bir hayatı örnek olarak bıraktı.
Çok affedersiniz ama iç çamaşırına kadar pahalı ve Avrupa markalar giyinen aziz kardeşlerimizi hayır hasenat işlerinde de görmek istiyoruz. Ablalar, ağabeyler gelin bizim mahalleye, yoksulluğun pençesinde kıvranıp evlenemeyen gençleri baş göz edin. Onların da sıcak bir yuvası olsun sizin yüksek himmet ve gayretinizle. Var mı böyle bir derdiniz? Yoksulluktan dolayı okuyamayan çocuklarımız için var mı bir çalışmanız? Yoksa siz de sadaka kavramını, mübarek cuma günleri camide imam efendinin açtığı tezgâha beş on kuruş atmak olarak algılayanlardan mısınız? Yolun kenarında oturan veya kapınıza gelen dilenciye beş on kuruş atınca sadaka verme mükellefiyetinden yırttık diye düşünenlerden misiniz yoksa siz de? Ağabeyler ablalar, birini tutup kalkındıracaksınız verdiğiniz miktarla; sadaka budur. Bunu da sırf Allah rızası için yapacaksınız, başka bir gaye için değil! Zekâtın ve fitrenin ölçüsü belli ama sadakanın ölçüsü yok. Öyle verdiğiniz komik miktardaki paralarla ancak kendinizi kandırırsınız. Paylaşacaksınız etrafınızdakilerle kazancınızı, her şeyinizi.
Camide aynı safta yan yana iki komşu namaz kılıyor. Birisinin karda kışta evinde yakacak kömürü, yiyecek ekmeği yok, çoluk çocuğu aç. Diğerinin de geçimi yerinde. Huzur içinde namaz kıldığını zannediyor bu arkadaş. Hatta diyor ki, kazancımın ortağı mı be! Gitsin çalışsın, iş mi yok sanki diye de akıl hocalığı yapıyor. Bir kısmımızın zihniyeti bu! Bu mevzuları konuşmazsan, gündeme getirip tartışmazsan senden iyisi yok! Nasıl olacak şimdi bu iş? İki dost yanına oturuyorsun muhabbet arabadan, evden, paradan, puldan, politikadan... Boş beleş gürültüler. Bizim dostlar arası muhabbetimizin gündemi bu. Başka gündemimiz yok bizim.
Bırakın artık şu lüksü, sadeliğe gelin! Bir lokma bir hırka yaşayın demiyoruz. Sadelik ve tevazu diyoruz. Batı tarzı yaşantıya, abdestli kapitalistliğe hayır diyoruz. “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa onlardan olur.” düsturuna dikkat edelim diyoruz. Değerlerin ve sosyal adaletin bir kenara itilip sadece parayla dizayn edilmeye çalışılan bir dünyaya hayır diyoruz. Mal, mülk, rızık Allah’ındır ve bize Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. O zaman harcayanın verene karşı sorumluluğu olması gerekmez mi? Bu sorumluluğu taşıyalım diyoruz. Komşumuz açken biz tok yatmayalım diyoruz. Alın teri ve emeğin değeri bilinsin diyoruz. Dünyanın malına, mülküne bu düşkünlük ve hayranlıktan vazgeçelim diyoruz. Para ile ilişkilerimizi yeniden gözden geçirelim diyoruz ağabeyler, ablalar! Ekonomik zenginliğimiz kadar gönlümüz de zengin olsun diyoruz. Bu konuların mütehassısı olan ilim erbabı hocalarımız, sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) yaşantısını anlatıyor, kitaplarımızda da yazıyor açık açık her şey. Bu konuda söz söylemek bana düşmez ama etrafımda gördüğüm manzara da bu. Bir kısım dostlara yazdıklarım kırıcı ve itici gelebilir. Ama durum bu minvalde. Sizi bilmem ama beni rahatsız ediyor doğrusu bu gidişat. Ziya Paşa ile bu mevzuya nokta koyalım isterseniz:
Din ile iman akçedir erbabı gınada
Namusu hamiyet sözü kaldı fukarada
(Recep ŞEN - 8 Temmuz 2011)