Bizim insanımız, saymakla bitiremeyeceğimiz güzel hasletleri taşır üzerinde. Bunu, ülkemin farklı yerlerinde görev yapmış, farklı insanlarla hemhâl olmuş birisi olarak bütün samimiyetimle söylüyorum. Yurt dışından ülkemize gelen yabancıları dinlerseniz veya yurtdışına çıkarsanız bu söylediklerime hak verirsiniz. Evet, gıpta edilecek birçok güzel hasletimiz var bizim. Lakin bazı alışkanlıklarımız da var ki, adamı hasta eder cinsten. Bir garibiz vesselam…
İnsanı hasta eder cinsten dedim ya, alın size birinci hastalığımız: Hepimiz sosyal bir varlık olmanın tabii neticesi olarak mutlaka bir sosyal organizasyonun içerisinde bulunuyor ve bunu da kendimiz için ihtiyaç olarak görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda bir sosyal organizasyon veya bir grup içerisinde bulunmamız gayet doğal. Burada doğal olmayan şey şu: Grup fanatizmine yakalanmak ve bu fanatizm hastalığının bir neticesi olarak karşımızdakini anlamaya yanaşmamak. Bu, tedavi edilmesi gereken ağır toplumsal hastalıktır. Grup derken içerisinde bulunduğumuz sosyal organizasyonları kastediyorum. Her şeyi benim mensubu olduğum grup daha iyi bilir. En doğrusu biziz. Bizim dışımızdakiler yanlış yoldalar. Onların düşünceleri kale alınmayacak kadar değersizdir. Hatta, ülke felaha erecekse ancak bizimle erer. Bugün, bu düşüncelere sahip birçok insan görüyoruz değil mi etrafımızda? Bunların büyük bir kısmını da okumuş yazmış, mürekkep yalamış takımı oluşturuyor. Bunlar aynen, kendileri öttükleri için güneşin doğduğunu zanneden horozlara benzerler. Pek fayda getirmeyeceğini bilsek de onlara şu soruları sormak gerekir: “Sizin mensubu olduğunuz grubun dışında bu ülkede farklı düşüncelere sahip insanlar yaşamıyor mu? Bu insanların size göre konumu ne? Onların da kendilerini ifade etme, bir takım nimetlerden faydalanma hakları yok mudur? Sadece ben doğruyum, ben olmalıyım anlayışı ne kadar sağlıklı?” Oysa bizim, böyle abuk sabuk egoistçe anlayışları bırakıp daha geniş anlamda düşünerek, ülkemiz ve insanlık adına daha büyük idealler peşinde koşmaya ve büyük projeler üretmeye ihtiyacımız var.
Tarih ve medeniyet perspektifinden baktığımızda, köklü ve zengin bir maziye sahip olan Ortadoğu halklarının bugün düştüğü hâl içler acısıdır. Koskoca İslam Dünyasını toplasanız gelişmiş bir Avrupa ülkesi etmiyor ekonomik güç olarak. Peki sorun ne? Düşünce adamları var, köklü bir mazi derseniz o da var, geçmişte yaşanmış örnek tecrübeler var, insan gücü var, doğal kaynaklar var, inanç var, elinde reçete var… Alt yapı ve kaynak olarak maddi manevi her şey hazır. Peki eksik ne, sorun nerede? Sorun üretememek de. Üretemiyoruz biz. Zihinlerimiz durdu, işgal altında. Tembellik diz boyu. Birçok İslam ülkesinin köylerine bakın, insanlarına bakın yokluk ve sefalet içerisindeler. Onun için kendi grubumuz içinde dar ve mikro bir dünyada kalmamalıyız diyorum âcizane olarak.
Bazılarımız yakalandığı fanatizm hastalığı sayesinde, mensubu olduğu grubun dışındaki dünyayı görmekte zorluk çekiyor. Bu mana da renk körüyüz birçoğumuz. Grup fanatizmi dediğimiz o nahoş hastalık bizi tam ensemizden yakalamış ve adeta teslim almıştır. Hâlbuki şunu kabul etmemiz gerekir: İnsanız ve hepimiz beraberce bu dünyada yaşamak zorundayız. Yaratılan her şeyi ve herkesi Yaratıcıdan ötürü sevmekle mükellefiz. Hepimiz Yüce Mevla’nın yarattığı eşsiz birer sanat eseriyiz. Aynı dünyayı paylaşıyoruz. Belki farklı düşüncelere, inançlara sahibiz ama bir gerçek de var ki, aynı dünyada yaşıyoruz. Peki ne yapacağız öyleyse? İki seçenek var önümüzde: Ya çatışma ile hayatı yaşanmaz hale getirip birbirimizi yiyip bitireceğiz ya da birlikte yaşamanın yollarını bulup güzel bir dünya kuracağız kendimize. Şunu da unutmamalıyız ki, bu topraklar kardeşlikle, sevgiyle, hoşgörüyle mayalanmıştır. Bunun dışında ayrıştıran, ötekileştiren, çatışmayı körükleyen bir hayat tarzı bu topraklarda asla kabul görmez. Hepimiz bu toprağın çiçekleriyiz. Bu dağların gülü, sünbülüyüz. Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak kabul edip, kardeşçe yaşamayı beceremezsek bu coğrafyada bize rahat yüzü yok! Bunu kafamıza sokmamız gerekiyor. Zaten başka bir seçeneğimiz de yok! Büyük bir medeniyetin evlatları olan bizler tercihimizi insan hakları, kardeşlik, barış, hoşgörü, sevgi, merhamet, adalet ve adil paylaşımdan yana yapmalıyız. Yalnız, doğru tercih yapma noktasında karşımıza bir takım engeller çıkabilir. Günümüz modern toplumlarına baktığımızda insanların bağımsız bir şekilde sağlıklı düşünme ve tercih yapması zor görünüyor. Toplumları etkileyen büyük medya kuruluşları, sosyal medya dediğimiz ağlar sürekli insanları kendi istedikleri yöne kanalize etmeye çalışıyorlar. Bendeniz, bu medya denen dünyanın içerisinde insanın sağlıklı, hür ve bağımsız düşünmesini isteyen ve bunun için çalışan bir kurum görmedim. Belki istisnalar olabilir, varsa onları tenzih ederim. Akıllı olmak ve aklımızı korumak zorundayız. Her taraftan kuşatılmış vaziyetteyiz. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, sosyal medya, internet vb. kuşatmış her yanımızı. Böyle bir ortamda salim kafa ile nasıl sağlıklı düşüneceğiz? Yukarıda saydığımız bu iletişim araçlarını art niyetli insaların hakimiyetine ve tekeline terkedersek ruh ve akıl sağlığımızın tehdit altına gireceğini unutmamalıyız. Mesela, yıllardır Pardus adlı tamamen yerli bir işletim sistemimiz var bu ülkede, hala yaygınlaştırıp da kullanılır hale getiremedik. Bill Gates'e mahkumuz milletçe. Niye paramızı o alsın? Peki işin milli güvenlik ve stratejik boyutunu hiç düşünüyor muyuz? Neden kendi yerli işletim sistemimizi kullanmıyoruz? Birileri bizim akıl ve ruh sağlığımıza göz dikmiş vaziyette, akıllı olalım! Sorun burada! O yüzden diyorum ki, kendi medeniyetimize dönüp çözümü orada aramalıyız. Bırakın kim ne derse desin, çözüm orada!
Bir de, bizimkiler sizinkileri döver mantığı bizde çok yaygın. Bu da apayrı bir toplumsal hastalık türü. Benim şairim seninkini döver, benim yazarım senin yazarını döver, benim futbol takımım seninkini döver, benim gazetem senin gazeteni… Bu böyle gider de gider bizde. Bu hastalıktan nasıl kurtulacağız bilmem. Bizimkileri, sizinkileri bırakıp da yekvücut hepimiz olamadık gitti. Bir yazarı okuyoruz, diğerleri at gitsin yaramaz. İşin acı tarafı, bazen hiç okumadan, anlamadan yapıyoruz bu ayrımı. Okuyup araştırarak eleştirmeyi denemiyoruz hiç. Okuduğumuz kitapları da ezberlemeye çalışıyoruz papağan misali. Bu ezbercilik biz de eskiden beri var. Emsile, bina, maksut ezberleriz. Filan fıkıh kitabı der ezberleriz, filan akaid kitabı der ezberleriz. Bu bir gelenek olarak devam eder bizde. Kimse okudukları üzerinde kafa yormaz, sorgulamaz, düşünmez, tartışmaz, yeni açılımlar getirmez ezberler gider. Şu bir gerçek ki, zihinlerdeki tıkanıklığı açmadan maddi ve manevi kalkınmadan söz etmek hayal olur. Bu bağlamda yıllardır uyutulduğumuzu, uyuşturulduğumuzu düşünüyorum. Bunu söylerken şunu da biliyorum bu gidişatın yanlış olduğunu söyleyenlerin birçoğu bu ülkede aforoz edildi. Mevcut durumun sürmesi zaten birilerinin işine geliyordu. Devran böyle sürdü gitti asırlarca bu topraklarda. Sonra birgün baktık ki hayat bir yerde donup kilitlenmiş kalmış. O zaman sormaya başladık kendi kendinize: “Hani biz büyük bir millettik, hani biz büyük bir medeniyetin çocuklarıydık, ne oldu bize böyle?”
Okuduğumuz herhangi bir kitabı kendi değerlendirme süzgecimizden geçirmemiz gerekir. Okuduğumuz her şeyi doğru kabul edemeyiz. Çünkü onu yazan insandır ve insan hata yapar. Okuduğumuz yazarı da eleştirebilmeliyiz. Okuduklarımızla yeni ufuklar açmalıyız kendimize. Farklı düşünme, yeni düşüncelere açık olma, okuduklarımızın muhakemesini yapma, bildiklerimizin bilgi deryasından bir damlacık olduğunu ve bizim bilmediğimiz daha bir sürü bilgi olduğunu da unutmamalıyız. Kuru bilginin bir önemi olmadığının farkına varmalıyız. Öğrendiğimiz bilgiler hayatımızı değiştirmiyorsa, birlikte ve yaşanabilir güzel bir dünyayı bize sunmuyorsa bu bilgiler kuru bilgidir. Mesela, işe yaramayan yıllarca dinlediğimiz sloganlar da birer kuru bilgidir bu bağlamda. Sınavdan iyi puan almak için öğrendiğimiz ve hayatımızda zerre kadar değişikliğe vesile olmayan bilgiler de birer kuru bilgidir. Okuduklarımızla kendimize yeni bir dünya kurmalıyız. Bu dünya ezberle kurulamaz, bir fikre veya bir gruba körü körüne fanatik bağlılıkla da kurulamaz, modern dünyanın zararlı virüsleri olan medyanın işgali altındaki zihinlerimizle hiç kurulamaz! Lütfen zihinlerimizi temiz tutmaya gayret edelim. Çağımızın en büyük mücadelesi bu olsa gerek!
Bizim dışımızdaki grupların içerisinde de bizim gibi düşünen insanların olabileceğini asla unutmayalım. Hep önyargı içerisinde bakıyoruz insanlara. Sen falancıya selam veriyorsan, onunla diyalog kurup konuşabiliyorsan insanlar seni hemen onların grubunun içine koyuyor. Hayatında bir kere sizinle konuşmamıştır ama sizi öyle bir kararlılıkla istediği yere konumlandırır ki siz de şaşırırsınız buna. “Yahu bu ben miyim?” dersiniz kendi kendinize. Bu konuda size gelip sorma, sizinle konuşma ihtiyacı hissetmez bile bu tipler. Benimle oturup bir bardak çay içmemiş, beni birilerinin yanında görmüş ve hemen benim hakkımdaki kesin hükmü koymuş çok insanla karşılaştım ben. Üstelik bunu yapan insanların bir kısmı da eğitimci. Yani, benimle bir bardak çay içesilik sohbet etse birbirimizi daha yakından tanıyacağız belki de. Bizim insanlarımızın böyle bir hastalığı var. Bu hastalık bize nereden kaldı bilmem? Yani farklı anlayışta, farklı sosyal gruplar içerisinde çeşitli paylaşımlarda bulunduğunuz dostlarınız varsa işiniz çok zor. Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabilirsiniz. Zaten kişilikli insanın başkalarına yaranma gibi bir endişe taşıması sözkonusu olamaz. Eğer duygusal yönünüz ağır basıyorsa zaman zaman karşılaştığınız bu tavır sizi derinden üzer.
Açık konuşmak gerekirse, kendimiz her naneyi yeriz; etrafımızdakilerin evliya gibi tertemiz insanlar olmasını isteriz. Onların hiç hatasız olmalarını bekleriz. Oysa onlar da insandır ve hata yapabilirler. Kendi hatalarımızı görmeyiz ama dostlarımızın hatalarını ortaya çıkarmaya bayılırız. Bu konuda toplum olarak performansımız gayet iyidir. Dedikodu ve gıybetten zevk alır hale geldik. Buna en dindarlarımız da dahil. Birbirimizin özel hayatını, aile hayatını “velatecessesü” emrine rağmen araştırır, irdeler olduk. Bizler, dostlarımızın hatalarını ortaya dökmek veya onları açık etmekle mükellef değiliz ki. Görmeyeceğiz birbirimizin hatalarını. Bu birbirimizi uyarmayacağız, birbirimizin hatalarını düzeltmeyeceğiz anlamında değildir tabi ki. Hatayı düzeltmenin de yolları var dostlarım. Hatalar hep sözle, nasihatle düzeltilmez ki. Çoğu zaman söz ve nasihat yöntemi ters etki yapar. Bunu eğitim öğretim işiyle uğraşanlar daha yakinen bilirler. Çok etkili bir yöntem değildir bu. Önce kendimiz düzelmeliyiz ki, dostlarımız da bizde doğruyu müşahhas olarak görsün ve kendilerini düzeltsinler. Bakın o zaman göreceksiniz ki, söz söylemenize bile gerek kalmadan her şey nasıl kendiliğinden yoluna girecek. Şahsen bendeniz, düzgün karakterli dostlarımın yanında bulunduğumda, onların çekim alanına girmiş gibi hissediyorum kendimi ve hareketlerime çeki düzen veriyorum otomatik olarak. Düzgün dostlarımızın halleri bize sirayet ediyor demek ki. Onlarla hemhâl oldukça, vakit geçirdikçe biz de onlara benziyoruz. Güzel koku satan bir kimsenin yanında durursak bize güzel kokular bulaşır, misk ü amber kokarız değil mi? Bu böyledir. Hayatımızı düzgün karakterli insanlarla birlikte geçirir ve paylaşırsak biz de onlar gibi oluruz.
Artık şu bağnaz tavırlarımızdan vazgeçip birbirimizi anlamaya, sevmeye, saymaya çalışalım. Unutmayalım ki, her insan bir değerdir. Şu üç günlük fani dünya için hırslarımızın, öfkelerimizin, yersiz gurur ve kibirlerimizin, önyargılarımızın esiri olmayalım. Gönül tornasında kaba saba yanlarımızı yontarak düzeltmeye bakalım dostlar. Kendimiz, ailemiz, dostlarımız ve ülkemiz için yapabileceğimiz en hayırlı ve en güzel iş budur. Hacı ol, hoca ol, profesör ol, memur ol, amir ol, çiftçi ol, esnaf ol, öğretmen ol, öğrenci ol, ne olursan ol, gönül adamı ol! Bütün mesele bu, gerisi hikâye! Bir gönüle girmeye çalış! Gönlünün kapısını herkese açacak kadar da engin gönüllü ol. Herkes orada kendine bir yer bulabilsin.İnan buna çok ihtiyacımız var. Ülkemizin ve insanlığın gönül adamlarına ihtiyacı var. Gelecek onların sayesinde aydınlık ve güzel olacak inşallah.
(Recep ŞEN - 14 Haziran 2011)