BİZİM ŞEHİRLERİMİZ
(Recep ŞEN)

Modern kent kavramı bana hep soğuk ve yabancı gelmiştir. Çünkü modern kent deyince benim zihnimde, mahalleyi işgal eden, yeşil alanın canına okuyan, boş bulduğu toprağı betonla doldurup arsızca göğe yükselen çok katlı binalar canlanıyor. Bu yüzden pek barışıp sevişemedik modern kent kavramıyla. Oysa şehir kelimesi bana daha yakın ve sıcak duruyor. Hatta onunla aramızda kuvvetli bir bağ olduğunu söyleyebilirim size. Kâh o, benim dilimle konuşur; kâh ben onun diliyle konuşurum. Biz şehri kurarken şehirde bizi yeni baştan kurar. Hacı Bayram Veli Hazretlerinin beyanıyla ”Ben dahi bile yapıldım taş ve toprak arasında.”

Şehirler insan, tarih ve coğrafyanın zaman içerisinde tesis ettiği kalbi ve ruhaniyeti olan organizasyonlardır. Aynı zamanda insan ve toplumun aynasıdır. Bu anlamda bizim şehirlerimiz Müslüman Türk’ün ortaya koyduğu Türk İslam eserleri sergisidir adeta. Medeniyetimizin en karakteristik özellikleri şehirlerimizden yansıtır kendisini cihana.

Günümüz modern kentleri üstlerindeki çok katlı gösterişli binalar, oto yollar, dev iş merkezleri, küresel şirketler, fabrikalar ve bankalarla varlığını sürdürür. Sermayesi, değer ölçüsü, dayanağı varsa yoksa bunlardır. Bu yüzden modern batı kentleri ufacık bir krize tahammül edemez. Parasını kaybettiğinde onun işi biter. Bizim şehirlerimiz hem üstündeki, hem de altındaki maddi ve manevi değerlerle varlığını devam ettirir. Mezarlıklarında yatanları asla unutmaz; onların bıraktığı manevi mirasa sahip çıkar. Bizim şehirlerimiz kuruluşunu, gelişmesini ve geleceğini bu manevi miras üzerine bina etmiştir. Gelişir, değişir ama devraldığı, genlerinde var olan mirastan asla sapmaz. Bu anlamda şehirlerimiz kadim bir uygarlığı sinesinde barındırır. Bizim şehirlerimizin alâmet-i farika diyebileceğimiz üç önemli hasleti vardır: Paylaşım, şefkat ve merhamet. Biz bu özelliklerimizle tarih boyunca savaş, deprem, salgın hastalıklar gibi birçok badireyi sağ salim atlatarak ayakta kalmasını bildik. Bunlar bizim hayat sigortalarımız. Ya modern batı kentlerinin hayat sigortaları, onlara ne kadar güvenebilirsiniz?

Bizim şehirlerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi, efsanesi vardır. Bu şehir hikâyelerinin ardına düştüğümüzde kendimizi tarihin derinliklerinde buluruz. Şehirlerimiz, Batı tarzı hayat süren modern kentlerden bu köklü geçmişiyle de ayrılır. Hatta bizim şehirlerimizin gizli kahramanları gönül adamlarıdır. Bu gönül adamları şehirlerde mevcut olan ruhaniyetin mimarıdır. Kısacası insanıyla, binasıyla, mahallesiyle, tarihi eserleriyle, ruhaniyetiyle canlı bir yapıdır şehir. Hayat vardır onda. O, hem geçmişi, hem geleceği yaşatırken hali hazırdaki hayatımızı da asude bir şekilde sürdürme imkânı sunar bize. Her şey ahenk içerisindedir; kargaşa ve kaosa yer yoktur. Her şey yerli yerindedir.

Mütevazidir bizim şehirlerimiz. Günümüz modern kentleri gibi mağrur ve kibirli değildir. Mesela, bizim geleneğimizde öyle çok katlı arsız ve zevksiz beton yığını evler göremezsiniz. Evlerin yüksekliği ağaçların boylarını geçmez. Pencereler, kapılar birbirine komşudur. Gönüllerimizin güzelliği yapılarımızdaki taşlarda estetik bir zerafete dönüşür. Bazen bir beyitle dillenir, bazen de bir motifin parçası olur.

Son yıllarda gözbebeğimiz İstanbul’un gelecekteki vizyonu üzerine yapılan tartışmalarda bu şehrimizin dünya kenti hatta dünya ölçeğinde bir finans merkezi olması gerekliliğinden bahsediliyor. Doğrudur ve bu bizim için milli hedef olmalıdır. İstanbul’un bizim için bambaşka bir anlamı vardır. İslam medeniyetinin sembol şehirlerindendir. Bu medeniyet İstanbul’da tam manasıyla kendini göstermiştir. İstanbul üzerine yapılan bu tartışmalarda bana ters gelen bir düşünce var. Şöyle deniliyor: Efendim, Amerika’daki ikiz kuleler, Dubai’deki çok katlı oteller, iş merkezleri gibi İstanbul’un da adeta simgesi olabilecek gökdelenlere ihtiyacımız varmış. Ne kadar yazık! İstanbul’un ruhuna, özüne aykırıdır bu anlayış bence! Modern dünya kentlerinin arsız vahşi kapitalizmini temsil eden bencil, ruhsuz, kibirli, yukarıdan bakan gökdelenlerini benim İstanbul’uma nasıl yakıştırırsınız? İstanbul’u İstanbul yapanların, onu bütün dünyanın imrendiği ve hayran kaldığı şehir haline getirenlerin ruhunu sızlatmaz mı bu? Ayağı Anadolu’da kafası yabancı ellerde olanlar pek endişe taşımıyor olabilirler ama biz Süleymaniye’nin, Sultan Ahmet’in, Ayasofya’nın, Topkapı Sarayı’nın o arsız gökdelenlerin gölgesinde kalmasından rahatsız oluruz. Sonra gökdelenler bizi ifade eden, bizim medeniyetimize has yapı tarzı değil ki!

Beni kaygılandıran diğer bir husus da, şehirlerimizin kendisine mahsus renk, musiki ve mimariyi, kısaca ruhunu kaybetmeye başlamasıdır. Değişirken, gelişirken özden uzaklaşmasıdır. Yeniye karşı değiliz elbette. Bugün yapmamız gereken en önemli işlerden bir tanesi, vatanımızın manevi yüzünü ortaya koyan eski şehirlerimizden ilham alarak şehircilik adına kendi orijinal tarzımızı ortaya koymaktır. Eğitim sistemimiz de dünya çapında orijinal ve devasa projelere imza atabilecek ufuk ve vizyon sahibi, bu çağın Sinan’larını yetiştirmeyi kendisine hedef edinmeli. Bizim varoluş kodlarımızın saklı olduğu eski abidelerimizi bir açık hava müzesi mantığı içerisinde gözümüzün bebeği gibi korumalıyız. Kendi medeniyetine yabancı zihniyetler yüzünden bu konuda geç kaldık. Bunları yapmış olsaydık, bugün şehircilik adına modern zindan şehirler ortaya çıkmazdı. Zindan şehirler diyorum çünkü beni sıkıyor, hatta boğuyor. Nefes alamıyorum!

Biz şehirler kurarken bizden önce o şehirde yaşayan kültüre saygılı davranmışız. Yakıp yıkmamış, tam aksine onların da bizim kültürümüz içerisinde yaşamasını sağlamışız. Onlarla birlikte haşır neşir, yan yana hayat sürmüşüz. Hacı Bayram Veli Camii ile Roma mabedinin kalıntıları yan yanadır. Anadolu’da birçok Türk mezarları, Roma ve Bizans taşlarıyla yan yana yatarlar. Belki de bizimkilerin engin hoşgörü ve muhabbet dolu dünyalarında bu taşlar yumuşayıp bir başka huzurun farkına varmışlardır.

Şehir bahsinde Sinan’ı doğru anlamalıyız. O öyle bir dehadır ki, Osmanlı coğrafyasında onun imzasının olmadığı çok az şehir vardır. 98 yıllık ömrüne dört yüze yakın şaheseri sığdırabilmiştir. Kanuni döneminde 50 yaşındayken mimarbaşı olmuş, İkinci Selim Ve sultan Murat devirlerinde de bu görevini sürdürmüştür. Sinan deyince kubbesi, minaresi, camisi, köprüsü, hanı, hamamı, sarayı, medresesi ve daha birçok mimari türler ile şehir akla gelir bizim coğrafyamızda. Bütün bu eserlere Gazi Alperenlerin, derviş gönüllü yiğitlerin aşk u sevdaları, imanları, geleceğe dair hülyaları, nefesleri, alın terleri şekil vermiştir. Macaristan içlerinden, Basra Körfezi’ne kadar serpiştirmiştir Sinan şaheserlerini.

Şehir bahsinde Evliya Çelebimizi hatırlamamak olur mu? Ömrünün yarım asırlık bölümü Osmanlı topraklarında seyahatlerle geçmiştir. O, bizim şehirlerimizi projeksiyon cihazı gibi zihnimizin beyaz perdesine yansıtır. Meşhur Seyahatname adlı eserinde bizim şehirlerimiz maddi ve manevi değerleriyle gündeme gelir. Hikâyeler, inançlar, türküler, maniler,  şiirler, efsaneler, masallar, eğlenceler, halk oyunları, kılık-kıyafetler, düğünler, her yönüyle sosyal hayat, insanların hayat tarzları, sanat ve zanaat erbabının eserleri, konaklar, evler, hanlar, camiler, mescitler, kaleler, çeşmeler, surlar, saraylar, hamamlar, kuleler, yollar onun Seyahatname’sine konu olur. Hayranı olduğumuz o şehirleri bugün bilgi, belge ve bütün canlılığıyla Evliya’dan öğreniyoruz.

Beraber yaşama kültürü hakimdi bizim şehirlerimizde. İnsanlarımız mahallelerinde bir vücudun organları gibi birbirlerine bağlıydılar. Birlikte güler, birlikte üzülürlerdi. Para pul, etnisite, inançların farklılığı beraber yaşamalarına engel değildi. Ne zaman ki, mahalleyi çok katlı gökdelenler istila etti, biz de toplu yaşama kültürünü kaybettik.

Bizim şehirlerimizde zaferle, acılar, sevdalar, inançlar, mimari şaheserler, şiirler, nağmeler, hikâyeler, destanlar, menkıbeler okumasını bilen idraklere çok şeyler anlatır. Yeter ki, önyargısız okumayı becerebilelim.

1071’ de Anadolu’nun kapılarını bize açan ceddimiz Alparslan savaş meydanında kurulmuş otağında nasıl bir düş kurmuştu bu toprakların geleceğine dair? Diyar-ı Rum’u asırlardır susuzluğunu çektiği kutlu idealle nasıl buluşturmuştu? O günkü hayalinde bugünler nasıl canlanmıştı?

Var mısınız bütün bu soruların cevabını canlı hayat kitabı olan şehirlerimizden okumaya? Çünkü bu coğrafyada ırmağı, dağı, ovası, köyü, şehri, insanlarıyla okunacak çok değer var.

“Aynı güneş altında çamaşırlarını kurutan” bu toprakların çocukları, haydi eski hayat pınarımızdan ab-ı hayat içmeye, haydi bu toprakları yeniden keşfetmeye!      

(22.04.2010) 

 - bu yazıya yorum yazmak istermisiniz?-

DİĞER YAZILAR